. facebook
.
{[facebook_like_220]} {[plusone_m]} {[twitter_button]}
#1

söylenen hiç bir söz kaybolmaz

icinde Paylastiklariniz .
gönderen saime • En iyi Kozanli hemserimiz | 110 konular üye uyarma

Romantik" denerek gerçekleştirilemeyen, yerçekimsiz sayılan bütün hayaller için..

ÇEVRE NE DER?


“Yahu kızım saçmalama!” , dedi ilkin. Sonra da üstten alan bir tavırla devam etti konuşmasına: “Böyle öneri mi olur? Kendine illa deli yaftası giydirmek istiyorsan başka bir dert bul! Bu yolla gülünç olursun ancak. Hem, çevre ne der? …” Uzadıkça uzadı…

Son cümlesine takılıp kaldım. Farkında olmadan tam da benim söylemek istediğimi söylemişti çünkü:

“Çevre ne der?”

*****
Hiçbir söz kaybolmaz, derler. Söylenen, hiçbir söz, kaybolmaz. Boşlukta dolaşır ve günün birinde mutlaka sahibini bulur. Halk arasında “Ahım tuttu”, diye bilinenin de bu olduğu söylenir.

Düşündüm. On-binlerce yıldır söylenmiş olan, söylenmiş olabilecek bütün sözleri düşündüm. Atmosferde dolaşan ve boşluğa yayılan bütün kelimeleri ve cümleleri; yarattıkları ağırlığı...

Sonunda, sadece bir “romantik” istek olarak algılanmasından; geri itilmesinden ürkmeden söylemek ve yerine getirmek istediğim bir hayalim var. Bu hayal gerçeğe döner mi, bilmem. Çünkü: “romantik” denerek; “ayakları yere basmadığı”, “gayri ciddi olduğu”, “kar marjı düşük olduğu”, “mantıklı olmadığı” gerekçesiyle; sözün, aya bakan yanını dışladıklarından beri söze hâkim olanlar; söz de kirlendi.

Bir hayalim var.

Milyonlarca kilometre kare’nin üzerinde yaşayan bütün Beyazlar, Siyahlar, Kızıllar, Çekik-gözlüler, Şişmanlar, Sıskalar, Uzunlar ve Kısalar… Güneyliler ya da Kuzeyliler yani. Ya da Doğulular ve Batılılar. Konuşanlar ya da söz hakkı en çok kendilerine verilenler. Yahut “azınlık” oldukları için kendi aralarında ya da belki kendi içlerine konuşanlar. Rock’çılar, Metalciler, Hip-Hop’çılar, Klasikçiler, Arabeskçiler, Ünlü’ler, Ünsüz’ler… İşi kelimelere düşen herkes... Yani herkes. Hepimizin sustuğu bir tek gün…

Onu dinleyelim. Tek başıma sustuğumda duyamıyorum. Hepimiz susmalıyız. Durmalıyız. Hiçbir kilit, şartel, ağız kıpırdamasın. Ölünmesin, ölünmüşse bile defnedilmesin. O gün toprağı karıştıranlar yalnızca solucanlar olsun örneğin.
Yürümeyelim, sevişmeyelim, konuşmayalım. Atmosferde dolaşıyor söz. Kim bilir, belki yığılıyor. Kirleniyor sonra. Kim bilebilir?

Hem bunca yıl yüksek sesle konuşanları ve yasalarını gördük. İyi bir dünya vaatlerinin ve söylemlerinin sonunda, alnında, koca bir delik açıldı, duymaya tahammül edemediği yalanlardan. Ve içimizde dolaşan ne kadar söz, sır varsa, bütün yıldızlar biliyor, gezegenler biliyor, ay, güneş, evren biliyor artık.

Savaşmayın. Savaşlardan bahsetmiyorum. Kaldı ki savaşlar zaten, sonunda aynı masaya oturup parselleri hesaplayanların ve konuşanların ve konuşmaya ya da susmaya ya da susturmaya karar verenlerin; yani fabrikaların, silah tacirlerinin, petrol şirketlerinin, ilaç şirketlerinin, uyuşturucu tekelcilerinin bahanelerinin sonucu yalnızca.

Biz, yani, “insan”. Kendi yağımızda kavrulup gitmekten başka derdi olmayan insan. Bize ise; çoğu kez nedenini bile bilmediğimiz bir kavganın sonrasına bırakılan; payı, hep, güzel bir dünyada yenmek üzere ertelenen ve yenilemeyecek, talan artığı bir pasta için savaşmak düşüyor. Susalım. Konuşmayı başarır onlar. O gün, hele de onlar hiç konuşmasın! Çünkü bütün kavgalarına ve hırslarına rağmen, eninde sonunda bir yuvarlak masa etrafında oturacak; suları tutacak, toprakları ayıracak, bombalarının haklı gerekçelerini anlatacak olanlar da onlar. Kararları imzalayacak, dünyanın varlığına ihanet ettikleri halde, bize, (tercümanlar aracılığıyla “translate” edildiğinde değeri olmayan, her dilin kendi tınısında güzel olan) “aynı dünyanın insanlarıyız” diyecek olanlar da onlar. Savaşmanın nedenini buldukları gibi, birbirleriyle el sıkışmanın nedenini de bulurlar.

Yemeyip, içmeyelim. Açlıktan ölünmüyor bir günde; Etiyopya’da gördük, Ölüm Oruçlarında da…

Arabaların kornalarından, klaksonlardan, vapurlardan, sirenlerden, fabrikaların bacalarından, dumanların ağırlığından, gazlardan ve dahasından söz etmiyorum. Bunları susturmak, durdurmak yetmez. Ancak kendimiz de susarsak belki duyabiliriz sesini diyorum.

Bir derdi olmalı, yoksa niye bu kadar ağrısın ki?

Sadece kötü sesler değil sözünü ettiğim.

Hiçbir temsil olmasın.

Ezanlar okunmasın, çanlar çalmasın; ders zilleri, marşlar, ağıtlar, senfoniler ya da konçertolar.

Bütün sopranoları ve tenorları toplayalım. Onu dinlesinler iyice. Kompozitörler duydukları sesleri iyice işlesinler içlerine ki, bu kez onun müziği yapılabilsin.

Bütün yazarlar ellerinde kalemleri onu dinlesinler ve onun lisanını, imlasını bulup yazsınlar.

O gün, tıpkı bir Antik Yunan Tragedyasını seyre gelmiş gibi, sırt sırta yığılıp dinleyelim Onu. Bütün bilim adamlarına, kâhinlere, öngörülere ve bilimsel verilere rağmen kendisini bu kaçınılmaz sona götüren binlerce yıllık trajik hatamızı bu kez onun ağzından, kendi sesinden dinleyip, izleyelim.

Bütün ressamlar onu izlesinler, son halini. Biliyorum manzara resimlerinin -bir tür taklitten öteye gitmedikleri için- sanatsal, estetik değeri yok bugün; bu doğru. Ama yarın değer kazanacaklar. Ressamlar manzara resimleri yapmaya başlasınlar yeniden.

Nasılsa fazla sürmez.

Bu gidişle ağacı yeşil, denizi mavi görebilmek için manzara resimleri koyacağız pencerelerimizin önüne. Başka türlü, onun bir zamanlar aslında çok güzel olduğuna kimi inandırabiliriz ki?

Bana sorarsanız çoğumuz onu tanımıyoruz bile! Kimdir, nerden geldi? Güneşten kopmuş ve soğumuş diyenler var. Güneş, annesi midir, sevgilisi mi? Bu kadar ısınmaya, buzullarını eritmeye başladığına göre özlemi büyümüş olabilir mi?

Bir gün ayıralım. Ve onu duymak için kendimize bir yer bulalım. Artık, suni gübrelerle yeşerttiğimiz çimlerin üzerine uzanıp ya da manzarasında bir nükleer santralin bulunduğu bir yere oturup onu dinleyelim. Ayaklarımızı fabrika atıklarının aktığı bir suya sarkıtıp derdine kulak verelim. Belki o zaman duyarız, belki o zaman görürüz ve belki ancak o zaman anlarız ne kadar yaşlandığını ve hastalandığını.

“Bugün sahne senin”, diyelim. Söz senin. Ses, efekt, ışık senin. Biz, hepimiz, senin altın tiradın için sustuk ve durdurduk her şeyi.
Şehre inmeye korkan, dağların inine gizlenmiş rüzgârını çağır. Günahlarımızı yıkamaktan usanan yağmuru, hizmetimize verdiğin ve kovduğumuz, incittiğimiz, kapattığımız hayvanlarını... Uyuyamayan ayılarını, sessiz sedasız yer değiştiren mevsimlerini, vakitsiz açan, solan, kuruyan çiçeklerini. Seyredip, dinleyeceğiz yalnızca. Bağırmanı, ağrımanı, yıkılmanı, inlemeni ve belki de tutmakta olan ah’ını duymak için orada olacağız.

Bir hayalim var. Yılın bir gününde, en azından bir gününde susmayı ve onu dinlemeyi sağlamak istiyorum. Biliyor musunuz on-binlerce yıldır dolaşıyor söz, hareket ediyor ve kendimizi duymaktan başka derdi olmayan biz, onun sesini duymuyoruz.

****

Düşüncelerini aklın yerçekiminden kurtarmadan nasıl incelebilir ki insan? Bir ideale nasıl sarılabilir? Çevre’yi, çepeçevre, nasıl görebilir? “Çevre ne der?” sorusunu hakkıyla nasıl düşünebilir?

“Çevre” bu geri dönülmez yok oluşa doğru hızla giderken “söze susmakla başlamak lazım”. Çünkü bir şeyi çözmek için önce anlamak gerekir. Anlamak için dinlemek. Dinlemek içinse susmak...

Pervin OKUR

(2007, Çevre Vakfı için yazılan yazı)


yukariya dogru cek

{[warnOptionsBox]}

EGER SIZLERE YARDIMCI OLDUYSAM NE MUTLU BANA...TEKRAR ZIYARETINIZI BEKLERIZ
Ziyaretci
0 Üyeler ve 1 misafir Baglilar.

yeni üyemiz olarak hosgeldiniz: halildanaci
giris yapanlar
online üye sayisi

Forum istetistikleri
Forumun var 1058 konular ve 1447 yorumlar.

Bugün0 üyelerimiz burdaydilar:



{[plusone_js]}
Xobor Ein Kostenloses Forum von Xobor.de
Einfach ein Forum erstellen